13 Ağustos 2012 Pazartesi

Küba : Kendi kendini kandıran bir ülke




Duvardaki resimler gibi, ülkedeki sistem de yıpranmış, işe yaramaz hale gelmiş.

          Sierra Maestra dağlarında başlayan devrimci mücadele, A.B.D. nin oyuncağı kukla diktatör Batista’nın ülke dışına kaçmasıyla zafere ulaştı. Ve Küba’da devrim gerçekleşti. Fidel , Che ve diğer gerillalar,  - halkın tabiriyle  ‘ sakallılar’ - Havana’ya girdiklerinde neredeyse bütün halk sokaklara dolmuştu. Gelir adaletsizliğinin , hırsızlığın , mafyanın, açlığın yıllarca kasıp  kavurduğu Küba’da binlerce insan eşit toplum hayaliyle  yola çıkan devrimcilerin safında yer aldı. Gerillalar tüm gücü ele geçirince bir dizi radikal karar aldılar, bunların başında yabancı şirketlerin devletleştirilmesi ve toprak reformu vardı. Bunlar hemen hayata geçirildi. Ardından ücretsiz eğitim ve sağlık hamleleri geldi. Tek bir kelimeyi dahi okuyamayan on binlerce Kübalı okuma yazma seferberliği sayesinde okur yazar oldu. Yıllarca ülkede ikinci sınıf statüsüne koyulan siyahi Kübalılara – diğer bir tabirle afro Kübalılar -  çeşitli haklar tanındı, ırk ayrımcılığıyla ciddi bir şekilde mücadele edildi. Devrimin ilk yıllarında elde edilen  bu türden toplumsal ve ekonomik başarılar yöneticilerin popülerliğini ve güvenirliğini fazlasıyla arttırdı. Aradan yarım asırdan fazla bir süre geçti. Bu arada ne mi oldu ?
           Bu güven ve popülerlik Fidel Castro’yu anlamsız bir iktidar sarhoşluğunun içine sürükledi. Bunun kalıcı ve çözümsüz bir hastalık olduğu kesin. İnsana her şeyi yaptırıyor.  Castro Küba’da seçimlere ihtiyaç olmadığını, seçimlerin bir burjuva aldatmacası  olduğunu söyleyerek yarım asırdan daha fazla iktidarı elinde bulundurdu. Parti kurulması yasaklandı.  İktidar hala Castro ailesinin elinde. Rosa Luxemburg seçimlerin olmadığı demokratik sosyalist sistemin bürokratik diktatörlüğe döneceğini öngörmüştü. Küba’da da aynen böyle oldu. Halkın geliri  bir ücrette eşitlendi, ama yönetici sınıfların bürokratların ne yaptığını, neler kazandığını kimse öğrenemedi, sorgulayamadı.  Devlet yıllarca interneti kendi vatandaşına yasakladı.  Muhalif yazarlar susturuldu, kitapları basılmadı, hiçbir işe yerleşemediler. Kübalıların yurtdışına çıkması yasaklandı. Ya da muhalifler 1980 lerde olduğu gibi diğer birtakım adi suçlularla birlikte gemilere tıkılıp yurtdışına gönderildi. On binlerce insan siyasi sığınma talep edip bu yoldan yurtdışına kaçtı. 90 lı yıllarda  hükümet Sovyet yardımından mahrum kalınca ekonomik krize girdi.  Ekonomik krizden çıkmak için turizm sektörüne bel bağladı. Bu sefer de kübalılara yeni bir yasak geldi. Kübalılar yıllarca kendi ülkelerinde otellere giremedi. Otellere girişleri yasaklandı.  Ancak devleti yöneten bürokratik azınlık ve onların yakınları herhangi bir sınırlamaya tabi tutulmadı, bütün özgürlükleri doya doya kullandılar. Tabii rejimin korunması ve kollanması bunların işine geldi.
           Halkın neredeyse çoğunluğunun 15 – 40 dolar arasında bir maaş aldığı bir ülkede şu anda hayatta kalmanın yolu zor. Çoğu aile yurtdışındaki yakınlarından gelen paralarla ayakta durmaya çalışıyor. Devrimin ilk yıllarındaki o coşku ve iyimserlikten eser yok. Hiç kimse ,  bir haftalık  market ihtiyacını bile karşılayamayacak bu düşük maaşlarla  çalışmak istemiyor.   Bütün bu olumsuzluklara rağmen Küba’da insanlar çalışma koşullarının düzeltilmesi ve ücretlerinin yükseltilmesini talep etmek   için bir gösteri yapamazlar, bırakın gösteriyi sağda solda bunu yüksek sesle dile getiremezler. Böyle bir hakları yok. Eğer bunu yaparlarsa ' karşı devrimcilik' ve muhtemelen CIA ajanlığı suçlamasıyla hapsi boylar. Bunun yerine biraz daha az riskli ama kendilerine para kazandıran bir yol bulmuşlar : ‘ Ufak hırsızlıklar yapıp devleti soymak ’Neredeyse bütün işletmeleri devletin yönettiği  bir yerde, çalışanlar sağdan soldan para yürütüyorlar ya da marketlerdeki, mağazalardaki  malzemelerden çalıp dışarıda karaborsada satıyorlar. Yöneticiler de  her 1 mayısta sosyalist ahlak nutukları çekerek ne kadar mükemmel bir halk yarattıkları masalını anlatıyor. Ekonomisi çökmüş bu sistemi şu anda ayakta tutan en büyük  sektör turizm. O da profesyonellikten uzak, turisti memnun etmeyen ,karayiplere özgü gevşek, ağır bir hizmet olarak var.  Maalesef işletmenin ne olduğunu bilmiyorlar.Küba’da bulunan binlerce otelin ya da ‘ Havana Club ‘ gibi rom fabrikalarının başındaki bürokratların 15 – 20 dolar maaş almadıkları kesin. Milyonlarca doların kazanıldığı bu gibi sektörlerin parasının kime ve  nasıl gittiğini bir Allah bilir.  


Eski Havana'dan bir manzara
                                                                          
        
             Maaşların yıllarca aynı düzeyde tutulması ve çalışma koşullarının kötü olması nedeniyle kamu görevlileri ve işçiler  bugün  iş yapmaz hale gelmiştir Küba’da. Tarım iflas etmiştir. Küba’da hangi kuruma giderseniz gidin içerde iki , üç saat geçirmeden, çalışanlarla kavga edip saç baş yolmadan  ya da para vermeden  bir iş yapamazsınız. Yabancıysanız bu sizin çok zorunuza gider. Devletin insanlara değer vermediğini hemen  görürsünüz. Kübalılar ise ‘ aptallığa çok benzeyen bir suskunlukla ‘ ( bu cümleyi Eduardo Galeano’nun bir kitabından aşırdım ) bekler dururlar. Bir , iki , üç saat. Sonunda görevli çeker gider. Nereye gider, ne zaman gelir onu kimse bilmez. Kapandı derler. Herkes dağılır. Küba’da kuyruklarda beklemek gelenek haline gelmiştir. Herhangi bir kurumda herhangi bir memur saatlerce telefonla konuşur ama önünde sırada bekleyen vatandaşın işini yapmaz. Ağzında sakız lakayt suratına bakar, soru sorarsın cevaplamaz ya da duymamazlıktan gelir. Turizmin başlıca sektör olduğu Küba’da hafta sonu bir müzeyi gezmek istersiniz ama bir bakarsınız  kapalı. Sorarsınız ne zaman açılır diye. Ertesi gün derler ama ertesi gün de kapalı. Sapma sapan bir işgüzarlık, tembellik, vurdumduymazlık sizi deliye çevirir. Eğer müze açıksa ve içerdeyseniz müze görevlileri adım adım ensenizde gezer, iki üç dolar bahşiş alabilmek için sizi durmadan taciz edip dururlar. Örnekler çoğaltılabilir.
          Sözün kısası  sistem bu halkı  tembelliğe , yalancılığa ve de  hırsızlığa alıştırmıştır. Ama televizyonlarında , gazetelerinde sanki dünyanın en güzel ülkesiymiş gibi kendi kendilerine reklam yapıyorlar. Yurtdışından gelen aç turistlere de  bambaşka renkli bir  Küba vadediyorlar;  Salsa ,  puro , cennet misali sahiller, eğlence. 
                                                            Viva Fidel ! Viva  Socialismo !!! 

7 Ağustos 2012 Salı

Bir rejim muhalifi ve trafik kazası

          22 Temmuz günü öğlen iki sıralarında Küba'nın doğusundaki ' Granma' eyaletine bağlı Bayamo isimli şehirde bir trafik kazası meydana geldi.. Basında yazılanlara göre yoldan çıkan araç şiddetli bir şekilde  ağaca çarpmış ve araçta bulunan dört kişiden ikisi hayatını kaybetmiş.

Oswaldo Paya Sardinas


Aracın kaza sonrasındaki hali
                                                           
            Hayatını kaybeden iki kişi kübalı. Yaralı olarak kurtulanlardan biri ispanyol diğeri ise isveç vatandaşı. Sıradan bir kaza gibi görünen bu olayı,  ertesi gün Küba Komünist Partisi'nin resmi yayın organı olan ' Granma ' isimli gazete üç kısa paragrafta okuyucularına duyurdu. Haberin duyulmasıyla tabiri caizse ortalık karıştı.Sebebi ölen kübalılardan birisinin tanınmış bir rejim muhalifi olmasıydı. Kazada hayatını kaybeden  kübalı  rejim muhalifinin ismi Oswaldo Paya Sardinas. Tek parti iktidarına karşı 1987 yılında Hristiyan Özgürlük Hareketini başlatan Paya , 2002 yılında AB Parlementosu tarafından verilen Sakharov insan hakları  ödülüne layık görülmüştü. İfade özgürlüğünün önünün açılması ve demokratik hakların genişletilmesi amacıyla hem Küba'da hem de yurtdışında sesini duyurmaya çalışan Paya'nın trafik kazası sonucu ölmesinin ardından , ailesi ve yakın çevresi   Paya'nın rejim tarafından öldürüldüğünü iddia etti.Castro muhaliflerinin en güçlü şekilde faaliyet gösterdikleri yer olan  A.B.D Miami'de, Paya'nın rejim tarafından katledildiğini düşünenler hemen hummalı bir kanpanyaya giriştiler. Rejimin aykırı, muhalif sesleri ortadan kaldırdığını, Küba'daki  totaliter yapılanmanın  artık son bulmasının gerektiğini dile getirdiler. Miami'den yükselen bu seslerin Havana'da kitlesel bir tepki yarattığı pek söylenemez. Paya'nın cenaze töreninde rejim aleyhine slogan atan kırka yakın kişinin gözaltına alındığı belirtiliyor. Onun dışında olan biten bir şey yok. Ya da ben bilmiyorum. Miami'de  kübalı yetkililerin tabiriyle karşı devrimci propaganda! yapılırken Küba televizyonları da olayın sıradan bir kaza olduğunu, ispanyol şoförün aracı çok hızlı ve dikkatsiz bir şekilde kullandığını  söyleyerek bu iddiaları çürütmeye çalışıyor.İspanyol soförün kendi ülkesinde de  aşırı hız yaptığı için bir çok kez  ceza aldığını söylüyorlar.  Yaralı olarak kurtulan yabancıların soruşturma sırasında alınan görüntülerinin basına servis edilmesi ve bu yabancıların karşı devrimci harekete  yardım etmek amacıyla Küba'da bulunduklarının falan söylenmesi yetkililerin bu işi ne kadar ciddiye aldıklarınının göstergesi. Basında yazıldığına bakılırsa bu yabancılar Paya'nın hareketine 4000 euro gibi bir para bağışlamışlar. Tv de ayrıca Miami - Havana arasında muhaliflerin yaptıkları telefon görüşmelerinin kayıtları  da yayınlanıyor. Bu durum çok açık bir şekilde hükümetin Miami - Havana arasında gerçekleşen bazı görüşmeleri takip edip kayıt altına aldığını gösteriyor.Yani sizin anlayacağınız tam bir propaganda savaşı yaşanıyor. A.B.D. adadaki rejimin son bulmasını dört gözle bekliyor. Muhalifler Küba'daki her olumsuzluğu propaganda malzemesi olarak kullanıyor. Komünist Parti de karşı devrimci bu faaliyetlerin hiçbir zaman başarıya ulaşamayacağını , Libya, Suriye gibi ülkelerde yaşanan karışıkların bir benzerinin  Küba'da gerçekleşmesine fırsat vermeyeceklerini dile getiriyor.Durum böyle.
     Yabancıların akibetini unuttuk. İsveçli sorgusunun ardından ülkesine gönderilmiş , ispanyol şoför ise ' taksirle adam öldürmek' suçlamasıyla tutuklanmış. Öngörülen ceza 10 yıl.

30 Temmuz 2012 Pazartesi

BREVE REFRANERO POPULAR CUBANO -1- ( ÖZLÜ KÜBA HALK SÖZLERİ )


      Ata sözleri, özlü sözler  her dilin vazgeçilmez zenginliklerindendir.  İnsan zekasının, kelimelerle oynama ve ima kabiliyetinin, olaylardan çıkarılan derslerin ürünüdür bu sözler.  Bazen üç beş cümleyle anlatılacak bir durumu  tek bir cümle olanca açıklığıyla anlatır, bizi onca cümle kurmaktan kurtarır, zaman zaman tebessüm ettirir. Himm giriş biraz sıkıcı oldu.  Bu basmakalıp cümlelerden sonra sadede geleyim.             
     Geçenlerde elime geçen Küba halk sözleri isimli  ufak cep kitabını görünce alıp şöyle bir karşılaştırma yapayım dedim.  Neredeyse çoğu atasözü bizde de aynı. Aşağıda kitaptan tercüme ettiğim ve bazıları size de çok tanıdık gelecek  sözleri  yazdım. Tercümede ufak tefek yanlışlıklar yaptıysam affola.
                         

Trinidad isimli kasabadadan bir kare
                                                                        


Hayvanlar ve gündelik olaylar

*Perro que ladra no muerde.                                          Havlayan köpek ısırmaz.

*Muerto el perro se acaba la rapia.                               Köpeğin ölmesi kuduzu bitirir.

*Ya los perros no se amarran con longanizas.              Köpekler sosislerle bağlanmaz.

*Estas como el perro del hortelano. Ni comes  ni dejas  comer.

 Bostancının köpeği gibisin, ne yersin ne başkasının yemesine izin verirsin.

*A caballo regalado no se le mira el colmillo.             Hediye edilen atın dişine bakılmaz.  

*El ojo del amo engorda al caballo.                             

 Efendinin ( sahibin ) gözleri atı büyütür. Malına sahip çıkarsan başına birşey gelmez anlamında )

*No pongas la carreta delante de los bueyes.           

 Yük arabasını öküzlerin önüne bırakma. ( Bir işi aceleyle yapma anlamında )   

*El buey solo bien se lame.                                             

 Öküzün iyi yaptığı tek şey sadece kendi kendisini yalamaktır .

*Es mas terco que un mulo.                                              Katırdan daha inatçı.

*Esta mas loca que una cabra.                                          Keçiden daha deli.

*Hijo de gato caza raton.                                                    Kedi yavrusu fare yakalar.

*El leon no es tan fiero como lo pintan.                           Aslan göründüğü kadar vahşi değildir.

*El pez grande se come al pequeno.                                 Büyük balık küçük balığı yer.

*El pez muere por la boca.                                                  Balık boğazı  ( açgözlülüğü ) yüzünden ölür.

*Camaron que se duerme se lo lleva la corriente.          Uyuyan karidesi akıntı alıp götürür.

*De noche todos los gatos son parados.                           Geceleyin bütün kediler ( rengi ) gridir.

*Estas como pescado en tarima.                                     

 Camekandaki  balık gibisin ( Bir şeyden haberin yok anlamında)

*A otro perro con ese hueso.                                              Bu kemik başka köpek için.

*Es manso como paloma, pero astuto como serpiente.
  Güvercin kadar uysal, yılan kadar kurnaz.

*La gallina pierde el nido por cacarear.                            
  Tavuk gıdaklamak uğruna yuvasını terk eder.

*Pavo Real se cree el rey que no se mire las patas.         
  Tavus kuşu bacaklarını görmese kendisini kral zanneder.  

*Si la alondra vuela alto es porque el buen tiempo llega.
   Tarla kuşu yüksekten uçuyor, çünkü güzel havalar başladı.

*El burro no sabe a quien le manda la patada.                      Eşek, kendisini kimin sürdüğünü bilmez.

*A caballo comedor cabestro corto.                                         Boğazına düşkün ata kısa yular. 

*No es gallina buena la que come en tu casa, y pone en la ajena.
 Senin evinde beslenen ama başkasına yumurtlayan tavuk iyi tavuk değildir.

*Perro no come perro.                                                                  İt iti yemez.

*En boca cerrada no entran moscas.                                          Kapalı ağza sinekler girmez.

*Maldicion del burro nunca llega al cielo.                                 
 Eşeğin bedduası  asla gökyüzüne ulaşmaz.

*Mas vale pajaro en mano que ciento volando.                      
  Eldeki bir kuş havada dolanan yüz kuştan daha değerlidir.







     


18 Temmuz 2012 Çarşamba

Muñoz Bachs ‘’ La Mano Izquierda de Dios ’’ *

              
   
          ‘Bachs’  imzalı  film posterini ilk olarak  hediyelik eşya satan bir dükkanda gördüm.  Çocuksu, rengarenk, gülümseyen bu poster ‘ Vampiros en la  Habana’ isimli  çizgi filmin posteriydi. Daha sonra bu imzanın olduğu onlarca poster gözüme çarptı. Posterler yalın ve  rengarenk. İlk başta insana  çok basit, sade  gelen bu posterlerin  mizahi yönü ve anlatım gücü  oldukça yüksek.  Az sözle çok şey anlatmak gibi. Beni etkileyen bu posterlerin kimin tarafından yapıldığını açıkçası pek merak etmedim, tesadüfen elime geçen bir dergide posterlerin sahibi ismin hikayesini okuyunca kendisini tanımış oldum ;  ismi Eduardo Agustin Muñoz Bachs.

 Vampirler Havana'da isimli filmin posteri.  Vampirin üzerindeki gömlek geleneksel bir  Küba giysisi olan 'Guayabera'  
        
      
        
         
            Muñoz Bachs 27 mart 1937’de Valencia’da doğmuş, resmi kayıtlarda doğum tarihi 12 nisan. İspanya’nın iç savaşla  bölündüğü , tahrip olduğu yıllar. Bachs’ın babası Cumhuriyetçilerin ordusunda yüzbaşı olarak görev yapmaktadır. İç savaş cumhuriyetçilerin yenilgisiyle sonuçlanınca   aile Fransa’ya iltica eder. Burada ikinci çocukları, Bachs’ın kızkardeşi  dünyaya gelir.  İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanların Fransa’yı işgal edeceği belli olunca aile 1939 yılında Fransa’dan ayrılır ve Dominik Cumhuriyeti’ne gelirler. Buradan sonraki durakları ise Havana olacaktır. Ailenin hayatı ve yeni dünyası artık burada şekillenir.  Bachs’ın  babası gazeteci olarak işe başlar , anne öğretmenlik yapar.Çocuklar ise savaştan , kargaşadan kaçarak  geldikleri bu sıcak ülkenin tadını çıkarırlar.



        İlerleyen yıllarda  Muñoz Bachs, tasarım ya da grafikerlikle alakalı herhangi bir eğitim almadığı halde yeteneği ve zeka dolu çizimleri sayesinde kendisini sinema ve çizer dünyasının içinde bulur. En üretken olduğu yıllar Küba devrimi sonrasındaki yıllardır.  İlk tasarladığı  film posteri,   ICAIC ( el instituto  cubano del arte e industria cinematograficos) tarafından hazırlanan ve yönetmenliğini Tomás Gutiérrez Alea’nın yaptığı  1960 yapımı ‘Historias de la Revolución’ isimli belgesel filmin posteridir. Daha sonra bunu yüzlercesi izler. Bachs ayrıca çocuk kitapları için resimler yapar. Yeteneğinin ve dehasının  karşılığını yurtiçinde ve yurtdışında kazandığı onlarca ödülle alır. 2001 yılında hayata veda eden  Muñoz Bachs,  hazırladığı yüzlerce poster ve tasarımlarıyla  Küba’nın en saygın ve üretken tasarımcılarından biri olarak  tarihe geçer.
    







*  Ana Maria Muñoz Bachs’ın   2010 yılında  'Arte Cubano’ isimli dergide  kardeşi için yazdığı yazının kapak başlığı. ‘Tanrının sol eli’ demek.

17 Temmuz 2012 Salı

HAVANA’DA GEZİYORUZ -3-

PLAZA DE LA CATEDRAL
              Plaza Armas’tan  sonraki durağımız ‘Plaza de la Catedral’. Yürüyerek iki , bilemediniz üç   dakikalık bir  mesafede. Çok yakın. Plaza de Armas’a  Obispo caddesini takip ederek gelmiştik.  Şimdi bu caddeye parelel ara sokaklardan yürüyerek katedral meydanına gideceğiz. Valilik sarayının yanında  O’reilly sokağını bulduk mu? Evet.  Buradan yürüyelim. Sağdaki ilk sokağın ismi  ‘ Tacon’. Bu sokakta küçük bir arkeoloji müzesi var. Kolonyel bir evi  yenileyip müze yapmışlar. Çok zengin bir koleksiyonu yok ama  adanın yerli halkları olan Taino ve Siboney’lerin mağaralarda bulunmuş iskeletlerini  ve yerlilerin   günlük yaşamlarında kullandıkları  eşyaları görebilirsiniz. Ayrıca Guatemala ve Peru'nun bu müzeye bağışladığı ufak tefek arkeolojik eserler de mevcut.
Arkeoloji müzesinden bir görüntü. solda köpekbalığı dişinden yapılmış  kolye var.

         Bir sonraki paralel sokak  ‘Mercaderes ‘.  Mercaderes tüccarlar demek. Eskiden ticari olarak önemli olan bu sokak şimdi de bir hayli hareketli. Obispo caddesi gibi ; envai çeşit dükkan , restoran, irili ufaklı galeriler, hediyelik eşya satan dükkanlar vb  bulabilirsiniz bu sokakta.  Ama biz şimdi sokağın neredeyse sonundayız. Mercaderes , Katedral meydanını  gördükten sonra diğer meydanlara gitmek için kullanacağımız  ana sokak. Aklınızın bir köşesine yazın. Bu  sokağın sonunda kocaman bir mozaik bir duvar resmi  var. Küba tarihine damgasını vurmuş devlet adamları , sanatçı ve yazarların resimleri. Burayı gördükten sonra sola dönüyoruz. Katedralin çan kuleleri göründü. Meydandayız.
'Mercaderes' sokağındaki duvar mozaiği
                                                    
            Katedral meydanı  ismini,  ön cephesi özene bezene işlenmiş , sade ve güzel çan kuleleri olan 18. yy  yapımı  katedralden alır. Bu meydan,  çevresindeki eski İspanyol zenginlerine ait evler -  aslında konak demek daha doğru - ve bu güzel evleri  tamamlayan katedraliyle eski  Havana’nın en güzel yerlerindendir.  Pek büyük bir meydan değil ama insanı büyüleyen bir güzelliği var. Katedral yapılmadan önce bu meydanın ismi ‘ La Plazuela  de la  Cienaga’ . Plazuela küçük meydan demek. Cienaga ise yani bataklık, sulu bir alan . Eskiden yağmur suları  birikerek bu  meydan civarından körfeze dökülürmüş. Haliyle ortalık çamur , bataklık. Sonra burası ıslah edilip meydan düzenlenmiş, meydanın çevresine evler inşa edilmiş, sonunda da  katedral gelip baş köşeye kurulmuş. Güzel de olmuş. Katedralin ismi bir hayli uzun : ‘ Catedral de la Virgen María de la Concepción Inmaculada de La Habana  ‘ yapımına 1748  tarihinde başlanmış 1777 tarinde bu günkü halini almış.  Katedral her zaman açık değil. Pazar günleri ayinde ve özel dini günlerde  eğer açıksa ! ziyaret edebilirsiniz. 
   Katedral Meydanı  
                                  
     Katedralin eskiden,  çok meşhur birinin  mezarını barındırdığını  söyleyelim. Bu isim Kristof Kolomb. Adamın mezarının geliş sebebi ve gidiş sebebi de aynı.  İşgal. Kolomb 1508 yılında İspanya’da ölür, vasiyeti var denilerek gömüldüğü yerden çıkarılır , Dominik Cumhuriyeti’nin şimdiki başkenti Santa Domingo’ya  getirilir , buradaki kiliseye yeniden gömülür. Santa Domingo 1795 tarihinde Fransızlar tarafından işgal edilince İspanyollar Kolomb’u bırakmaz istemezler, mezar açılır adamcağızın kemikleri Havana’ya getirilir ve  şimdiki Katedrale gömülür. 1898 yılında Kolomb’a yine yol görünür. Küba’yı A.B.D. işgal eder. İspanyollar yine  Kolomb’un mezarını açarlar adamdan geriye artık  ne kalmışsa alırlar ve  apar topar İspanya’ya Sevilla Katedraline getirip yeniden gömerler. Bence yerliler  ‘ Kolomb sen bizim topraklara geldin başımıza gelmeyen kalmadı sen de öldükten sonra rahat yüzü görme emi! ‘ diye fena beddua etmişler!  Adamın ölüsü dirisi kadar seyahat etmiş desem herhalde abartmış olmam. Bu kadar lakırdı yeter. Nerde kalmıştık. Katedralde. Efendim eğer açıksa içeri girer güzel güzel fotoğraf çekersiniz. Açık değilse sadece dışından şöyle bir bakar geçersiniz ne diyeyim.
  Başka ne var bu katedral meydanında?
Museo de Arte Colonial'in karşısında satıcı kadın
                                                                       
         Museo de Arte Colonial. Katedralin tam karşısında  eski bir İspanyol konağı restore edilerek müzeye dönüştürülmüş. Üç beş eski mobilya, çanak çömlek vs görmek isterseniz girin hızlıca bir gezin. İlgi çekici pek bir şey yok. En azından benim ilgimi çekmedi.
       Bu müzenin yanında  çıkmaz bir sokak var.  İsmi ‘Callejon del Chorro’. Sokak levhasının altındaki   yazı bu noktanın 1592 yılında kanallarla – Zanja Real -  şehre ulaşan temiz suyun döküldüğü yerin burası olduğunu söylüyor.
       Kilisenin hemen yanıbaşındaki eski ev restoran olarak hizmet veriyor. İsmi  ‘ El Patio’. Katedral meydanına gelip El Patio’ya  uğramamak olmaz. Oturup bir şeyler için, ortamın tadını çıkarın.
     Katedral meydanında sağa sola tezgah atmış garip kıyafetli afro- Kübalı ablalar itinayla  fal bakıyorlar. Biraz komik bir görüntüleri var. Fotoğraflarını çekmek isterseniz hemen para isterler. Ben pek yanlarına yaklaşmadım. Katedral ayrıca yeni evlenen çiftlerin uğrak yeri. Burda gelip gelin-damat fotoğraf çektirip meydanda turistlerin bakışları altında bir tur atıp gidiyorlar.

Meydanda fal bakan kadın
                       
    Meydanı bitirip  katedralin köşesinden ‘Empedrado’ sokağına  sapıyoruz. Burası cıvıl cıvıl. Kalabalık. Kalabalığın sebebi Hemingway’in de müdavimi olduğu  ‘La Bodeguita del Medio ‘ isimli bar. ‘Mojito’su meşhur bu barın. Duvarlarında yüzlerce turistin hatıra kabilinden bıraktığı imzalar, küçük ve sevimli bir bar ve  oynak küba müzikleri ile ilgi çekici bir yer.
Meşhur   'La Bodeguita '
                 
       Bu barın biraz ilerisinde Kübalı yazar ‘Alejo Carpentier’ adına yapılmış bir müze var. Gezmek nasip olmadı. İki  defa gittim ikisinde de kapalıydı. Burası Küba. Bugün var yarın yok.  Belki içeride çalışan görevlinin canı istememiştir, ve açmamıştır müzeyi. Bu Küba için gayet normal bir durum. Ufak müzelerde durum böyle. Maalesef Küba’da müzecilik çok berbat. Aylık 15, 20 dolara çalışan görevlilerin hiçbir şey umurunda değil. İster turist gelmiş ister gelmemiş. Adamlar keyfe keder çalışıyor. Kafalarına göre kural koyuyorlar. Bir de yaptıkları rehberlik hizmetinden dolayı bahşiş bekliyor. Basta! Geçelim.
       Katedralin diğer bir köşesinde ‘San ignacio’   isimli sokakta Kübalı sanatçı Wifredo Lam çağdaş sanat merkezi  var. Burada vaktiniz varsa ve tabii açıksa ! sergileri gezebilirsiniz. Hemen hatırlatayım  Wifredo  Lam Küba'nın en tanınmış ressamı.  Amerika’da , Avrupa’da önemli müzelerde eserleri sergileniyor. Geçelim.
meydanın arka sokağında  kübalıların takıldığı bir bar.  
         Meydan ve yakın çevresini az çok gördük. Buralarda ara sokaklarda gezmek size kalmış. Kübalıların günlük yaşantıları, okullar , virane barlar , yıkık dökük evler, arabalar ve yüksek sesli berbat reggeton müziği! Tarihi meydanlar yenilenmiş evleri, turistlerin hizmetinde restoran barları ile ne kadar sonradan yapılmış, dekoratif gibi duruyorsa , arka sokaklarda ben gerçeğin ta kendisiyim diye bas bas bağırıyor. Küba gerçeğini anlamak için  arka sokaklarda 15 , 20 dakikalık bir yürüyüş bunu görmeniz için kafi.
        Geldiğimiz gibi gidiyoruz. Meydandan çıkıp sahile doğru ilerliyoruz. Katedralin sahile bakan yan tarafı kazılmış çevresi koruma altına alınmış. Burada eski Havana’yı çevreleyen surların kalıntıları var. Surlar 19 yy da şehri genişletmek amacıyla yıkılmış. Daha önceden söylemiştik.
        Bu alanın önünde geniş bir park alanı var. İleride çocuk parkı ve lunapark, açık hava tiyatrosu. Açık hava tiyatrosunun önünde yolun hemen yanındaki parkta  Atatürk’ün büstü var. Havana’ya gelip Ata’nın büstünü görmemek olmaz. Ehh biraz yorulun. 10 dk da büst için yürüyoruz. Yeri anladınız değil mi? 'Parque infantil' yanındaki açık hava tiyatrosunun önü. Okul önünde veya  kışlada görebileceğiniz gelişigüzel bir büst bu. 


Atatürk'ün büstü
                                         
         Büstü gördükten sonra istikamet ‘Calle Mercaderes’ . Mercaderes  sokağı boyunca yürüyüp diğer meydanları göreceğiz.  

5 Temmuz 2012 Perşembe

Havana’da Geziyoruz - 2 –

          Eski Havana’da göreceğimiz beş meydan var. Birbirine çok yakın olan bu meydanları hemen gezeceğiz . Sonra belli başlı sokakları ve sahil kısmını gezeceğiz. Himm nerde kalmıştık?  Ambos Mundos otelinde. Çıktık otelden.  İstikamet  ‘Plaza de Armas’ Sağa döndük elli metre sonra  meydandayız. Çok yakın.

 

          PLAZA  DE  ARMAS ( Silahlar Meydanı)
          Burası  'Habana Vieja' olarak adlandırılan eski Havana’nın  ilk meydanı.  Çevresinde çok önemli  tarihi  eserler  var. Meydana girdiğimizde ilk olarak palmiye ağaçlarının süslediği ve  içinde mermer sıraların bulunduğu parkı görürüz. Park eski Havana civarında oturan kübalıların ve turistlerin dinlenmek  ve sıcaktan bir nebze olsun kaçmak için uğradıkları popüler bir yer.  Parkın etrafında oturup birşeyler yiyip içebileceğiniz cafe ve restoranlar mevcut. Parka girdik. Girişte  ‘ Manuel de Cespedes ‘ in heykeli  bizi karşıladı.  Cespedes , Kübalılar için  çok önemli bir isim. Kölelerini azat edip bağımsızlık savaşını başlatan isim. Tarih  ‘ 10 de Octubre 1868 ‘ ( 10 Ekim  bugün Küba’da resmi bayram olarak kutlanıyor.)  Cespedes  ‘Padre de la Patria’  olarak adlandırılıyor yani ‘Vatanın babası ‘ . Cespedes’in heykelinin bulunduğu yerde eskiden başka birinin heykeli varmış. Bu isim İspanyol Kralı 7. Ferdinand.  Ferdinand’ın heykeli  1834 yılında bu parka yerleştirilmiş. Herhalde  bu heykel  Kübalılara İspanyol hakimiyetini hatırlattığından daha fazla görmeye tahammül edememişler ve 1955 yılında  İspanyol kralın heykelini olduğu yerden indirip ‘Cespedes’in anlı şanlı heykelini koyuvermişler. Kralın heykelini de  Valilik Sarayı’nın duvarının dibine fazlalık gibi koymuşlar. İspanyollar biraz kırılmıştır bu işe. Ama adamlar da haklı . Neredeyse  aralıklarla onbeş  sene süren bağımsızlık savaşı. Kübalıların bu kadar milliyetçi olmasında garipsenecek bir taraf yok.




Cespedes'in heykeli
                              









   
Ferdinand'ın heykeli sarayın hemen dibinde

                      Bu parkın çevresi  seyyar sahaflarla çevrili. Akşam olunca kitapları , dergileri kolileyip götürüyorlar. Bu sahaflarda çok çeşitli kitaplar bulabilirsiniz. Tahmin edeceğiniz gibi Küba tarihi ve  devrimle ilgili kitaplar çoğunlukta. Bunların  yanı sıra eski  para , fotoğraf , dergi , poster  vb şeyler  de bulabilirsiniz burada. Che, Fidel  ve devrim temalı objeler favori . Hemingway’i  de söylemeden geçmeyeyim. Onunla ilgili de hatırı sayılı kitap var. Burada pazarlık yapmadan birşeyler alırsanız biraz kazıklanırsınız. Fiyatları katmerli söylüyorlar.
                                        Che posterleri , eski paralar , rozetler ve daha bir çok şey tezgahlarda                                          
                         

üstte fotoğraf : Fidel , Sovyet lider Kruşçev'le birlikte halkı selamlarken
                             

  'Palacio de los Capitanes Generales' ve çevresindeki sahaflar
                                    
         Parkı ve çevresini şöyle bir gördükten sonra ilk durağımız  şimdi şehir müzesi olan  ‘ Palacio de los Capitanes Generales  ‘.İspanyol krallarının atadığı askeri  valilerin yönetim yeri  ve aynı zamanda ikametgahı olan bu saray  1776-1791  yılları arasında  inşa edilmiş. Sarayın bulunduğu alanda eskiden  ‘ La Parroquial Mayor’ isminde bir kilise varmış. Bu Havana’da yapılan  ilk kilise. Ama saray yapılacağı için yıkılmış. Yazık olmuş. Herneyse . Müzenin  içinde Küba’nın ilk bayrağı,  1902 tarihli  A.B.D’nin Kübalılara bağımsızlıklarını verdiğini gösteren, o zamanki A.B.D. başkanı  Theodere Roosvelt’in imzaladığı belge  gibi önemli tarihi objeler ve  İspanyol idarecilere ait çeşitli eşyalar var. ortasında güzelce bir bahçeli avlu bulunan bu  saray , sütunlarıyla, vitraylı camlarıyla insanı etkiliyor . Ahhh O İspanyol valilerin yerinde olmak vardı diye içinizden geçiriyorsunuz.  Valilik sarayının önü tahta parkelerle kaplanmış. Neden mi?   Valinin eşi  ( hangi vali olduğunu bilmiyorum ! ) at arabalarının gürültüsünden rahatsız olmuş ve kocasından bir çare bulmasını istemiş. Yol tahtayla kaplanmış ve gürültüye böylelikle çare bulunmuş. Adam vali. Ne dilerse yaptırır değil mi ? Belki de uydurma bir hikayedir. Ben de başkasından dinledim . Neyse  magazinvari bu bilgiyi verdikten bir  sonraki durağımız meydanın sahile açılan tarafında  bulunan Havana’nın en eski kalesi olan  ‘ Castillo de La Real Fuerza ‘ya  geçelim.   Durun geçmeyin!  Müzenin yanında ‘ la Fuerza’ya komşu bir bina daha var. İsmi  ‘Palacio del Segundo Cabo’  . Vali yardımcısının sarayı. Bu bina restorasyonda olduğu için gezemedim. İçinde ne olduğu hakkında bir bilgim yok. Şimdi geçebiliriz .
‘Palacio del Segundo Cabo’ restorasyonda 
                                                     

            ‘ Castillo de La Real Fuerza ‘  ya da kısa adıyla söylersek  ‘La Fuerza’   1558 tarihinde inşa edilmiş.  Şehrin ve İspanyol idarecilerin o tarihteki en büyük  korkusu sağı solu yağmalayan  İngiliz ve Fransız korsanlar. Çare körfezin girişinde sağlam bir kale inşa etmek.  Bu düşünceyle  ‘ La Fuerza’ yapılmış.   Bu kaleyi   daha sonra , sahilde yürüken gördüğümüz ‘ El Morro ‘ , ‘La Punta’ isimli diğer sağlam  kaleler  izlemiş . Neden mi bu kadar çok kale?  Çünkü o dönemde Havana , Amerika kıtasından Avrupa’ya yapılan ticaretin ana durağı, ve gemilerin mola yeri. Korsan saldırılarından korunmak ve gemilerin güvenliği için bu kaleler gerekli.
‘ Castillo de La Real Fuerza ‘ ve kulesinde körfeze bakan 'La Giraldilla' ve uzakata 'El Morro' kalesi 
    
            
             La Fuerza isimli kale şu anda müze. Eski kıtaya yapılan yolculukları gösteren  fotoğraflar, resimler, maket gemiler var. İspanyolların kıtada bastığı ilk altın ve gümüş paraları da görebilirsiniz. La Fuerza’nın kulesinde ‘ La Giraldilla’ isimli bir heykel var. Bu heykel kale kadar  meşhur.  Havana Club isimli romun ve aynı zamanda  şehrin simgesi. Bu bronz heykel  1630 – 34 yılları arasındaki İspanyol Vali Juan Bitron tarafından Havanalı heykeltraş Geronimo Martin Pinzon’a sipariş edilmiş. Ve şimdi bulunduğu kulenin tepesini yerleştirilmiş. 1926 yılındaki şiddetli bir fırtınada hasar gören bu heykelin daha sonra kopyası  yapılmış. Şu anda kulede  gördüğünüz heykel kopyası. Orjinali müzenin içinde. Bu heykelin bir de hikayesi var. Söylenen o ki bu heykeldeki kadın zamanın İspanyol valisinin eşi. Valinin adı   ‘Hernando de Soto’.   Vali Florida taraflarına yeni yerler keşfetmek için sefere çımış  ve  bir daha geri dönmemiş. Zavallı  eşi ,  ‘ Dona  Isabel de Bobadilla’   denize doğru  bakarak hergün zavallı vali kocasını bekler dururmuş. İşte heykeltraş bu hikayeden yola çıkarak heykeli tasarlamış ve gözü limanın girişinde kocasının gemisi gelecek mi diye bakıp duran bu vefakar kadını ölümsüzleştirmiş. Hikaye doğru mudur ? Belki. Bu heykelin  Havana’daki  en  eski heykel olduğunu hatırlatıp bir sonraki durağımıza geçelim.

'La Fuerza' ve ‘Palacio del Segundo Cabo’
La Giraldilla




              
        
          La Fuerza’dan çıkınca tam karşınızda Greko-romen üslubunda kolonlu ufak bir yapı görürsünüz. İsmi  ‘ El Templete’ . Küçük tapınak demek.  Kolonların üzerinde karayiplere has ananas figürleri var. Havana’daki ilk Katolik ayin 1519 tarihinde bu ufak tapınağın olduğu yerde yapılmış.Katolik rahiplerin bu ayin yerine  daha sonraları bir küçük bir obelisk konulmuş. Tarih 1747. 1828 yılında da şimdiki tapınak inşa edilmiş. Açılışı amma şaşalı olmuş. Dönemin valisi ve diğer askeri yetkililer , beş bin  asker , binlerce insan bu açılışta hazır bulunmuş. Tapınağın içerisinde duvarlarda resimler var. Resimlerden bir tanesi bu ayin anını gösteriyor. Bir diğeri tapınağın inşa edilişini.  Diğer resim ise Küba’nın  ilk başkenti  Santiago de Cuba’daki  bir meclisi gösteriyor. Tapınağın bahçesindeki ağaçtan da bahsetmem lazım. Bu ağacın ismi  ‘Ceiba’. ( seiba olarak okunur )  Bu  ağaç Kübalı yerli halkların ve afro-kübalıların kutsal olduğuna inandığı  bir ağaç. Tapınak böylelikle  Katolikleri ve  bu ağaçla birlikte eski  ilkel inançları  buluşturuyor. Bu tapınağın arkasında sahil kesiminde aynı isimde bir restoran var. ‘El Templete’.  Havana’nın meşhur restoranlarından. Aklınızda olsun. Tapınağın arkasındaki  ufacık sokak ta Havana’nın en kısa, küçük sokağı.  Geçelim.


  El Templete ' ve bahçesindeki 'Ceiba' ağacı
                                                    

 El Templete' nin yanında Santa Isabel Oteli
                                         
      
       ‘El Templete’nin hemen yanında ‘ Santa Isabel ‘ isimli güzel bir otel var.  Herhalde biraz yorulduk. Gelin  bu otelin ‘Plaza de Armas’ ı kuşbakışı gören  teras kafesine çıkıp soluklanalım. Ve bir şeyler içelim. Buradan bakıyoruz. Meydanda başka neler var? Otelin hemen çaprazında kütüphane ve ona bitişik tabiat  müzesi falan. Görmeye gerek var mı ? Bence yok .
  Santa Isabel otelinden meydanın görünüşü   
                                                 
   El Templete'nin yanında bulunan bu alandan at arabası kiralayıp kısa bir gezinti yapabilirisiniz.
 
        
            Otelde kısa bir moladan sonra bir sonraki durağımıza geçelim. Gideceğimiz meydanın ismi        ‘ Plaza de la Catedral ‘